Eğitimci Arzu KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitimci Arzu KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2015 Çarşamba

MÜTEKABİLİYET KİMİN LEHİNE (III) : DİĞER SEBEPLER

MÜTEKABİLİYET KİMİN LEHİNE (III) : DİĞER SEBEPLER

 http://cihandura.com/arsiv/diger-yazilar/837.html


KomSample Imageşunu sev ama, aradaki bahçe duvarını asla kaldırma.     Benjamin Franklin 

Bundan önceki iki yazımda mütekabiliyet ilkesinin güçlü ülke lehine işlediğini, ekonomik ve politik sebeplerden hareketle kanıtlamaya çalışmıştım. Bu son bölümde ise diğer sebepler üzerinde duracak, daha önce incelediğim sebeplere bazı eklemeler yapacağım.

I) KARŞILIKLILIK İLKESİ EŞİTLER ARASINDA ANLAMLI

Mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi ancak eşitler arasında bir anlam ifade eder. Eşitlikten maksat, ülkelerin ekonomik güç, askerî güç, siyasal güç, kültürel güç,… bakımlarından birbirine yakın, denk olmasıdır. Karşılıklılık ilkesi, tıpkı serbest mübadele gibi ancak eşitler arasında işler. “Tilki ile tavuk arasında karşılıklılık işlemez. Tilki kümese girerse, boğazlanan tavuktur. Tavuk tilkinin inine girerse, boğazlanan yine tavuktur.”  Dünya servetinin dörtte üçünü elinde bulunduran Batı Eliti’nin ekonomik gücü ile Türkiye halkınınki nasıl aynı kefeye konulabilir?

Bir yazarımızın haklı olarak vurguladığı üzere Türkiye, tıpkı 19. yüzyılın hasta adamı ilan edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde olduğu gibi, bugün de postu üzerinde paylaşım hesapları yapılan bir ülke haline getirilmiştir. Eğer Türkiye’de Türkler her bakımdan güçlü, örgütlü, bilinçli ve donanımlı olsalardı, yabancılara toprak satışından gocunmamız için bir sebep olmayabilirdi. Diyebilirdik ki biz Türkler de gider, sözgelimi Batı Trakya’da, Bayır-Bucak’ta, Kuzey Irak’ta veya Türkler için millî ve tarihî değeri olan bir başka yabancı ülkede bunun kat kat fazlası toprak alırdık. Türk Devleti de bu durumu millî siyaset ve millî hedefler bakımından değerlendirir ve belki de -el altından destekleyip- yönlendirirdi. Bugün ortada ne böyle bir devlet ne de bir millet var. Türkiye Türkleri, bırakın yabancıların sömürüsünü -ki buna artık alışmış ve alıştırılmıştır- dahası içimizdeki “yerli-yabancılar” tarafından da alabildiğine sömürülmektedir. Türkiye yalnızca bu ülkede yaşayan Türklerin sömürüldüğü bir iç sömürgedir [Hanefi Altaş, İnternetgazete, (28.8.2004)].

II) MÜTEKABİLİYETTE EŞİTSİZLİK VARDIR

Şu bir gerçektir ki birçok ülkede, örneğin AB üyesi ülkelerde yabancıların mal edinmesi katı kurallara bağlanmıştır. Türkiye’de ise, Tanzimatçı AKP Hükümeti’nin yasalarında hemen hiçbir etkili koşul yer almıyor.

A) Özellikle emperyalist ülkeler mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesinin işlememesi için ellerinden gelen her zorluğu çıkarıyorlar. Bu yüzden ilke çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor. Türkiye’nin, karşılıklılık temelinde ilişkiler kurduğu birçok ülkede değil iş yapabilme, toprak satın alabilme, o ülkelere vize alıp girebilme bile pratikte bayağı zorlaştırılmıştır.  Birçok Batı ülkesi, başta Almanya, Avusturya, Belçika, İngiltere, Hollanda, İtalya, İspanya, Yunanistan gibi AB ülkeleri ve ABD; vatandaşlarımıza, mali durumlarına bile bakmaksızın vize vermekte zorluk çıkarmakta veya aşırı titiz davranmaktadır. O ülke vatandaşlarına Türkiye’nin kapıları ise  -maşallah bizim teslimiyetçilerimiz sayesinde- ardına kadar açıktır.

İkinci olarak karşılıklılıkta dengesizlik vardır. Ülkemizle karşılıklılık ilişkisi bulunmayan veya sınırlı olan Bulgaristan, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Danimarka, Macaristan, Suudi Arabistan, Suriye ve Rusya'nın vatandaşları ülkemizde dilediklerince taşınmaz alabilmektedir. Avusturya vatandaşları Türkiye’de taşınmaz alabilirken, Türk vatandaşlarının o ülkede mülk satın alması özel izne tabidir. Bu bir dengesizlik, onur kırıcı bir durumdur. Uygulama, Avusturya dışında başka ülkelerde de görülmektedir.

B) Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yabancıya toprak satışları serbest değildir, kurallara bağlanmıştır.  

Dünyada diğer ülkelerin topraklarını kapatma şampiyonu olan İngiltere’de “Toprak devletin aslî unsurudur” anlayışı geçerlidir, yani İngiltere’nin bütün toprakları devlete aittir! Satış yapılınca, arazinin tapusu verilmez. Halk sadece toprağın üzerine inşa edilen konut ve işyerlerinin kullanım hakkına sahiptir. Dolayısıyla İngilizler Türkiye’den mülk alırken, karşılıklılık ilkesi hiçbir şekilde işlememektedir. Demek ki bu ilke bir masaldan ibarettir; tam işlemiyor, asimetriktir, Türkiye’nin aleyhine çifte standarda ve haksız rekabete yol açmaktadır. ABD ve AB ülkelerinin vatandaşları çok daha rahat ve çok kolay bir şekilde Türkiye’de mülk sahibi olup ikamet edebilmektedir. Bir yazarımız böyle “topal” bir ilkenin pratikte verdiği sonucu şu örnekle somutlaştırıyor: Biz o ülkelerde 10 taşınmaz satın alana kadar, Batılılar Türkiye’de 100 taşınmaz satın alıyor. 
Yunanistan'da yabancılar sınırda veya sınıra yakın bölgede toprak satın alamıyor. Buna karşılık Türkiye'de Ege kıyılarında yabancıların edindikleri gayrimenkullerin sayısı on bine yaklaşıyor. AB'nin yeni üyelerinden Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya'da yabancılara tarım ve orman arazisi satışı yedi yıl süreyle yasaklanmış bulunuyor. Bu yasak Polonya'da 12 yıla çıkıyor. Bulgaristan ve Hırvatistan'da da yabancılara tarım arazisi satışı yapılmıyor. Bulgaristan'da bu yasak, bahçeli konutları da kapsıyor. Türkiye'de ise satışlar, yabancıları dahi şaşırtan bir kolaylıkla sürüp gidiyor.

İskandinavlar son 10 yıldır Ispanya’da tatil merkezleri şeklinde siteler yaptırdılar. Emekli olanların çoğu buralarda yaşıyor. Yalnız bir farkla: Yabancıya ev satılıyor ama toprak satılmıyor.  İspanya’da da, Danimarka’da da, Norveç'de de toprak ulusaldır. Bu konuda koruyucu kanunlar vardır, birey ve toplum yeterli ölçüde bilinçlenmiştir.

III) EKONOMİK VE POLİTİK SEBEPLERE EKLEMELER

Burada, daha önce incelediğim ekonomik ve politik sebeplere bazı eklemeler yapacağım.

A) Batı’nın hayat felsefesi olan liberalizm ve küreselleşmenin, AB dayatmalarının ülkemizdeki en acı sonuçlarından biri; köylümüzün, tarlasını satacak derecede sefilleştirilmesi olmuştur. Mütekabiliyet ilkesinin Batı lehine işlemesini sağlayan mekanizmalardan biri de “kredi tuzağı”dır. Emperyalizm bu silahı AKP’nin yaptığı özelleştirmeler yoluyla bankalarımızı satın alarak elde etmiştir.  Batılı kapitalistler “kredi tuzağı” yoluyla tarım arazilerimize nasıl el koyuyor? Olup biteni bir araştırmacımızın, Sayın Arzu Kök’ün kaleminden özetliyorum [“Tarım Arazilerimiz Haciz Altında,” http://www.turkcelil.com, 7.4.2009]:

Perişan durumda olan Türk üreticisi şimdi de topraklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya! Girdi maliyetlerindeki artışa rağmen IMF dayatması yüzünden devlet desteği alamayan, ürünü de para etmeyen çiftçi; bazı yabancı bankaların cazip imkânlarla verdiği kredi karşılığında ipotek altına aldırdığı tarlasını da kaybetme noktasında bulunuyor. Örneğin Konya Ovası’ndaki arazilerin bir bölümü yabancı bankaların ipoteği altında, Doğu Anadolu’daki çiftçiler de aynı tehlikeyle karşı karşıya.

Tarım arazilerine el koyan özel yabancı bankaların neredeyse tamamı, Yahudi Rotschild ailesinin malı. Bir kısmı ise Yunanların satın aldığı Finansbank’a ait. Tarlaya borç yüzünden el konulamayacağını hükme bağlayan yasa ancak 9 ay sonra (Aralık 2009’da)  yürürlüğe girecek. Ne var ki yasanın yürürlük tarihinden önce yabancılar haciz taleplerini hızlandırdı. Haciz tehdidiyle karşı karşıya kalan çiftçinin yabancı bankalara olan borcu 7 milyar liraya ulaşmış bulunuyor. Borcunu ödeyemeyen üreticinin toprağı elinden alınmaya başladı. Üretim de yapamayan çiftçiler, kredi karşılığında ipotek altına aldırdığı arazilerini yabancı bankalara teslim eder duruma getirildi. Çiftçilerin kullandığı kredi miktarı 13.5 milyar liraya ulaştı. Bunun sadece 6.5 milyar lirası Ziraat Bankası’na ait, geri kalanı ise yabancıların elindeki özel bankalara olan çiftçi borçlarından oluşuyor.

B) Karşılıklılık ilkesi uygulamasında tarafların jeopolitik konumu da belirleyicidir. Bu konumdaki farklılık tarafların lehine veya aleyhine sonuç yaratır. Örneğin Amerikan, İngiliz, Fransız ya da Alman toprakları üzerinde ciddî bir dış tehdit yoktur. Buna karşılık Türkiye’nin coğrafî ve tarihî konumu son derecede istisnaîdir. Tarih kanıtlarla doludur ki Türk toprakları üzerinde emperyalizmin hainane emelleri vardır. Bu emeller hâlâ canlıdır, sürdürülmektedir. Her fırsatta belli de ediyorlar bunu. Nasıl unutulur, Lord Curzon’un İsmet Paşa’ya Lozan’da söyledikleri? Bugün AB Parlamento Başkanı J. Borrell’in “Kürdistan” diye gevelemesinin, 80 yıl önce yaşamış Lord Curzon’un cebinden çıkıp geldiğini göremeyecek kadar kör mü olduk artık? Ve o Büyük Uyarıcı, Atatürk bakın ne diyor, dinleyin: Ülkemizde ekonomik maksatlarla çalışan yabancı kişi ve kuruluşlar; bir bölgede elde ettikleri ekonomik ayrıcalıklara dayanarak, oraya ilerde sahip olma hakkını da elde etme peşinde koşmuşlardır.

C) Yabancılar, toprak satın aldıkları ülkede, belirli bölgelere koloniler halinde yerleşiyorlar. Bu, Türkiye’de de böyle…, somut örnekler vereyim: İngilizlerin en yoğun olduğu bölge; Bodrum, Marmaris ve İzmir’i kapsayan, Kuşadası ile Alanya arasındaki sahil şerididir. Kalkan’da bir İngiliz Mahallesi kurulmuştur; kent ticaretinde söz sahibi olmuşlardır. Fethiye Ölüdeniz civarında yaklaşık 4000 konut yabancıların mülkiyetindedir. Didim’in önemli bir kısmı yabancıların eline geçmiştir. Elektrik ve su faturaları İngilizce de düzenleniyor artık. Ortaca ve Dalaman ilçelerinde de İngiliz ve Alman mahalleleri kurulmuştur. Diyebiliriz ki Akdeniz sahillerimiz hızla kolonileşme yolundadır.

-Yabancıların koloniler halinde yerleşmesi, misyonerlik faaliyetlerini kolaylaştırmış ve artırmıştır. İşsiz gençlerimiz; para verilerek, kilisenin korumasına alınacakları, Avrupa’ya gönderilecekleri ve iş sahibi yapılacakları vaat edilerek hıristiyanlaştırılmakta, yabancılaştırılmakta, hattâ ajanlaştırılmaktadır.

-Yabancılara toprak satışı ile “ikiz ihanet yasaları” da denilen İkiz Yasalar arasında çok yakın bir ilişki bulunmaktadır. Bilindiği gibi 2003 yılında AKP ve CHP milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen bu yasalarla “dilsel ve dinsel azınlık” kavramları getirilmiş, azınlık kavramı genişletilmiş ve bir bölgede yaşayan azınlıklara kendi kaderlerini belirleme hakkı, kendi bölgelerinin yer üstü ve yeraltı kaynaklarını sahiplenme hakkı tanınmıştır. Yine aynı yasalara göre Türkiye, bu yükümlülüklerini yerine getirmediği takdirde yabancı ülkelerin askerî yaptırımları da dahil olmak üzere her türlü zorlamayla karşılaşabilecektir.

-İşin en trajik yönü ise Türkiye’de koloniler kurulmasına AKP hükümetinin de destek vermesidir! Maliye Bakanlığından yapılan açıklamalara göre, “yurdun birçok yerinde yabancılar için koloniler oluşturulacakmış, İspanyol usûlünce alt yapılarını da kendileri yapacakmış. Ancak, Türkiye başka, İspanya başka. Bugün satılan toprağın koloniye dönüştürülmesine izin verirken, yarın o toprağın Türkiye Cumhuriyeti topraklarıyla çevrilmiş “bir başka devlete ait toprak” yani “anklav” halini alabileceğini hesaba katmak gerekir [Rahşan Ecevit, Hürriyet, 29.9.2006].
-Kuşadası’nda yabancı uyrukluların da yaşadığı bir sitenin sakinlerinden Alman Profesör Helmuth Koenig sitede merkezi sistemle beş vakit ezan yayını yapılmasına dayanamayarak dairesini satışa çıkarıyor. Site sakinlerinin çoğunun destek verdiği Almana bazı yurttaşlar “Koenig çiftinin evlerine astığı Alman bayrağı da bizi rahatsız ediyor. Onlar da bayrağı kaldırsın” diye tepki gösteriyor. Sonunda site yönetim kurulu, merkezî yayının kaldırılmasına karar veriyor [Cumhuriyet, 11.6.2009]. Şimdi benim sorum şu: Koenig çifti, Alman bayrağını kaldırdı mı?  Aslında bu bayrak asma işi ilk değil, daha önce de yaptılar bunu Almanlar. Bu olayları Türkiye’de adet olduğu üzere “münferit olaylar” deyip geçmemeli. Çok değil 50 yıl sonra onbinlerce Alman, ellerinde bayrakları, “Burası Almanların, özerklik isteriz” diye haykırarak sokaklarda yürümeye başlayabilir.

D) Türkiye kendi millî meclisimizin çıkardığı yasalarla “Filistinleşme”ye doğru adım adım sürükleniyor. Gelir düzeyi düşük halkımızın elindeki mülklerin, “yüz milyarlar” teklif eden yabancı şirketlere satılmasına izin veriliyor. Oysa gözden uzak tutmamak gerekir ki yabancı ülke şirketlerinin ve vatandaşlarının Türkiye’de toprak satın almalarının arkasında Rum ve Ermeni lobileri de bulunmaktadır. Türkiye’den Batı ülkelerine göçmüş ve o ülkelerin vatandaşlığına girmiş Ermeni ve Rumların torunları, bugün değişik isimlerle dedelerine ait sandıkları toprakları ele geçirmeye kalkışıyorlar. Önümüzdeki yıllarda Kapadokya’da, Foça’da, Fethiye’de “binlerce Ermeninin” toprak satın alarak oluşturduğu yeni yerleşim birimlerinin, Türkiye’nin başına ne dertler açabileceğini tahmin etmek zor değildir  [M. Bayraktar, Yeni Mesaj, 19.9.2003].
Son olarak ekleyeyim ki Yunanistan’ın 10 Megalo İdeası’ndan biri Karadeniz bölgesinde Pontus devletinin yeniden kurulmasıdır. Bu durumda şu gelişme anlamlı olmalıdır: Yunanistan epeydir Karadeniz’le ilgileniyor. Fener Rum Patriği Kastamonu'da eski Rum evlerini ziyaret ediyor. Belediye başkanı ve Valinin şeref konuğu (!) oluyor. Hedef Rum'ların, Ermenilerin geçmişte oturdukları topraklara sahip çıkma davasını gündeme taşımak olabilir mi?

‘***’

Mütekabiliyet ilkesi Batı’nın, zayıfları sömürmek için kullandığı bir araçtır; Çirkin Batı her alanda yüz yıllardır kullanmıştır onu. Serbest ticaret, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, karşılıklı kültür alış verişi… hepsi mütekabiliyet ilkesine dayanır ve daima güçlü olanın lehine işler.
Zayıf olan ise sürekli kaybeder: Türkiye gibi!
AKP’nin yönettiği Türkiye gibi!

Prof. Dr. Cihan Dura


8 Kasım 2014 Cumartesi

'Ölmez ağacı'nı öldürdüler, Arzu KÖK (CUMHURİYET, 07 Kasım 2014)

'Ölmez ağacı'nı öldürdüler

Cumhuriyet, Arzu KÖK

"Manisa'nın Soma İlçesi Yırca Mahallesi'nde, yapılacak olan termik santralin kurulacağı alandaki zeytin ağaçları, bu sabaha karşı dozerlerle söküldü. Engel olmaya çalışanlar ise tartaklandı"
Arzu Kök yazdı...
Yayınlanma tarihi: 07 Kasım 2014 Cuma
Termik santral için yüzyıllık zeytin ağaçları sökülüyor, insanlar dövülüyor. Doğaya ve insanlığa ihanet değil de nedir bu?

Zeytin ağacı = Ölmez Ağacı = Sonsuzluğun Simgesi olarak adlandırılır bu ağaç. 3 büyük dinde geçen Zeytin Ağacı için söylenen ilk Latince cümle:  “olea prima arborum umnium est” yani “Zeytin bütün ağaçların ilkidir” Ve o,  yeryüzündeki ağaçların en uzun yaşayanıdır. İnsanlığın yaralarını iyi edecek merhemdir o. Lezzetli, bol enerjili besin maddesidir. Ve Karanlıkları aydınlatacak bir alevdir.

Herkül’ün silahı “Zeytin Dalı”ndan yapılmıştı. Zeytin Ağacını kesmek günahların en büyük olanıydı. Mısırlıların zeytin ağacının yapraklarını ezerek elde ettikleri, krallarını mumyalamakta kullandıkları kıymetli yağ... Sezar’ın Tacı da Zeytin dalındandı. Yapılan müsabakalarda kazanan sporculara Zeus’un kutsal korusundan alınan Zeytin Dallarından yapılan taç takılırdı. Ayrıca Kazanan Atletlere 140 Amfora Zeytinyağı verilirdi. Zeytinyağı, maddi zenginlik ve sağlık kaynağıydı.

Yaşamın sürekliliğini gösteren ağaç... Barış, sevgi, dostluk, sağlık, zafer, ölümsüzlük, bilgelik, akıl, başarı ve adalet simgesi... İşte bu yüce ağaç, gövdesi kurusa bile köklerinden yeniden filizlenir. Ve yaz - kış daima yeşildir zeytin ağacı...

Hâkimler Kitabı'nda geçen bir öykü, ağaçların kendilerine kral seçmek için ilk olarak zeytin ağacına başvurduklarından bahseder: "Vaktiyle ağaçlar, kendilerine kral meshetmek için gittiler ve zeytin ağacına dediler: Bize kral ol. Ve zeytin ağacı onlara dedi: Allah'ın ve insanın bende sena ettikleri (övdükleri) yağımı bırakayım ve ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?"Zeytin ağacından "hayır" yanıtını alırlar. Çünkü o insanlığa hizmeti görev kabul etmiştir. Başka şeyde gözü yoktur. Şimdi ise bu kutsal ağacı kesmek için, üstelik doğaya aşırı derecede zarar verecek, doğanın ve o bölgedeki belki de insanların yok olmasına neden olacak bir Termik Santral için kıyılıyor bu ağaçlara. Değer mi?

Tapusu köylülerin elinde olmasına rağmen zeytin ağaçlarının olduğu araziler köylü geçişine engellenmiş. Zeytin ağaçlarına ve arazisine sahip çıkmak isteyen köylü ise darp edilmektedir. Üstelik devlet buna seyirci kalmaktadır. Arazisine sahip çıkmak isteyen köylü darp ediliyor bir de kelepçeleniyor, hukuk ayaklar altında çiğneniyor ve devlet sessiz. Şirket nasıl ve hangi gücü arkasına almış ki böyle pervasızca hareket edebiliyor? Ahmet Arif’in şiirinde dediği gibi Yırca’da taşları bağlamışlar, köpekler başıboş geziyor.

Soma’da tam bir hukuksuzluk hali, yargısal körlük yaşanıyor. Acele kamulaştırma, bütün her şeyin mutlak kararı gibi gösteriliyor. İlçe Tarım Müdürlüğü, kendilerinin zeytin kesme izni vermediğini söylüyor. Soma ve Manisa belediyeleri, bölgenin planlarında tarım alanı olarak geçtiğini belirtiyor. Yani orada ancak zeytincilik yapabilir deniyor. Ancak vali, kaymakam, savcının tutumu nedeniyle jandarmanın da elini kolunu bağlayan bir idari zafiyet var. Devlet köylüye sahip çıkmıyor. Oysa Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demişti. Ve bugün gelirken “Milletin hizmetkarı olacağız”sloganı gelenler milletin efendisi köylüye her türlü eziyeti reva görüyor.

O bölge 1. sınıf tarım arazisi olarak geçiyor. Soma’nın oksijen kaynağı aynı zamanda o zeytin ağaçları. Şimdi onları keserek o bölgeyi nefessiz bırakmak, hatta daha da beteri yok etmek istiyorlar.  Bu şirket ve diğerleri yaşamı tehdit ediyorlar ve devlet bunlara kol kanat geriyor. Bu güzelim ülkenin doğası ve insanları yok olsa kimsenin umurunda olmayacak gibi.  Umarım ki bu gidişe bir son verilir. Termik santralı yerine neden rüzgar santraları yapılmıyor? Neden doğaya, insanlara zarar vermeyecek yöntemler devreye sokulmuyor? Bu güzelim ülkeden ve insanlarından bu kadar mı nefret ediliyor?

İlerleme zannediliyor bu yapılanlar. Oysa asıl ilerleme doğaya tek bir zarar vermemektir. Evet elektrik üretilmelidir ama tek bir ağaç kesilmeden, tek bir nehir yok edilmeden. Ki doğa bize bunu yapmamız için türlü imkanlar vermiş. Rüzgar enerjisinden faydalanabiliriz. Güneş enerjisinden faydalanabiliriz. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili, dalgalardan faydalanabiliriz. Ama ne yapılıyor ülkemizde ha bre termik santral açılıyor, yapılıyor. Üstelik termik santrallerin doğaya, bulunduğu bölgedeki insanlığa zararları bilinmesine rağmen.

Unutulmasın ki kesilenler zeytin ağacıdır ve mitoloji zeytin ağacına zarar verenlerin kaderini çok iyi anlatmıştır. Rant uğruna insanlığa ve doğaya zarar verenler kendilerine ve çocuklarına da büyük zararlar verdiklerinin farkındalar mı acaba? Zeytin ağaçlarını kesmeyin efendiler. Doğaya kıymayın. Köylülere kıymayın efendiler…
Arzu Kök

2 Ocak 2014 Perşembe

DİLİMİZ VE DİL BAYRAMI

“Bir ülkeyi ele geçirmek isteyenler, önce dilini ele geçirirler” diyor Konfüçyüs. Sonrasında da ekliyor; ” Bir ulusun önce dilini geliştiririm. Dil düzgün olmayınca; söylenen, söylenmek istenen değildir. Söylenen; söylenmek istenen olmayınca, yapılması istenen yapılmadan kalır, yapılması gereken yapılmadan kalınca, töreler ve sanat geriler. Töreler ve sanat gerileyince, adalet yoldan çıkar.
Adalet yoldan çıkınca, halk çaresizlik içinde kalır. İşte bundan dolayı, söz başıboş bırakılmaz.”
Yani her şey,  dilimize gerekli değeri vermemizle başlar. Türkçe’yi sevmek, onu doğru kullanmak ve geliştirmek Türk insanının, özellikle aydınının en öncelikli görevidir. Zira milletlerin gelişmişlik seviyeleri dil ile ölçülür. Yani medeni olmanın ön koşulu dildir.
Türkçe, 1928 Harf Devrimi’nin gerekçelerinde belirtildiği gibi, Latin Temelinden Alınan Modern Türk Alfabesi’ni kullanır. Ulu Önder Atatürk Harf Devrimi ardından ‘Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarak, Türkçe’nin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştır. Birçok kavramın da Türkçe karşılıklarını kendisi bularak dilimize kazandırmıştır.   Unutmayalım,
Türkçe gelişmiş bir dildir: çünkü Türkçe’nin söz varlığı bugün 75.000 civarındadır. Türk Dil Kurumu’nun 1945′te çıkardığı birinci baskı Türkçe Sözlük 20.000 civarında kelime varken, 1998′de çıkardığı Türkçe Sözlükte 75.000 kelime vardır. Yeryüzünün en eski ve yeni coğrafya parçasında en çok konuşulan gelişmiş, zengin bir dildir. 1980′lerin ortalarında UNESCO hazırladığı raporda, Türkçe’nin konuşulan sayısı bakımından dünyanın beşinci büyük dili olduğunu açıklamıştır.
Böylesine zengin ve güzel bir dilimiz varken onu bozmaya yok etmeye çalışıyorlar. Onu daha da zenginleştirip doğru kullanımını sağlamak dururken. Neden ? Çünkü dış mihraklar dilimizi yok etmek istiyorlar.
Türkçemiz bir dünya dili olmaya aday iken, nereden geldiği belli olmayan bir hain rüzgârın etkisiyle bir bozma akıldışlığına uğruyor.
Türkçe’nin bin yıllık geçmişine, deneyimine hücum edildi. Türkçemiz en yetkin çağındayken canına kastedildi. Ölmedi! Ölmedi, ancak sakattır şimdi.
Caddelerde gezerken başınızı yukarı kaldırıp tabelalara baktığınızda görürsünüz ki isimlerin %70′i yabancı sözcüklerden seçilmiş. Açıyı iyi ayarlayıp bunlardan birinin önünde bir fotoğraf çektirseniz, çevrenizdekilere de ‘Bakın bu falanca ülke ziyaretim sırasında çekilmiş bir resmimdir’ deseniz emin olun ki inanırlar. İnsan bazen hangi ülkede yaşadığını anlayamıyor. Burası Türkiye, beyler, bayanlar.
Dilimize sahip çıkalım. Dilimizi yok etmek isteyen dış mihraklara ve onlara çanak tutanlara izin vermeyelim. Dilimizi doğru kullanalım, kullandıralım.
Bir de dilimizin bu halde oluşu hep gençliğin suçu gibi gösterilip duruluyor. Peki bir genç, kendisini ve çevresini anlamaya başladığı andan itibaren, en utanç verici işler için, “Bunu yapsa yapsa bir Türk yapar” dendiğini duymuşsa, “Burası Türkiye” lafının “Burada her halt edilir!” anlamına geldiğini öğrenmişse, göğüs kabartacak yerli üretimin bile yabancı markaymış gibi sunulduğuna tanık olmuşsa, o gencin kendisiyle ve ülkesiyle övünmesi mi beklenir; yabancı olması koşuluyla her kültüre hayran olması mı? Türkçe’yi düzgün konuşması mı, yabancı dillerde konuşması mı? Durum böyleyken hala gençleri mi suçlayacaksınız, merak ediyorum doğrusu. Atalarımız “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” derler. Ama nedense hiç o iğne bize batmaz.
Suçlu hep dışarılardadır. Kendisini aydın olarak tanımlayanlar, yazarlar, çizerler bile Türkçe’nin düzgün kullanımını geri plana ittikten sonra diğer insanlarımızdan ne beklenebilir ki?
Umutsuz değilim yine de. İnanıyorum ki dilimizin önemi er ya da geç anlaşılacak ve ulaşacaktır hak ettiği yere. Dilimiz yatağından çıkmış bir su örneği, Türk Milleti tarihi yatağına girecek ve elbette engin denizlere erecektir. Bu uğurda bize ve tüm aydınlara büyük bir görev düştüğünün de bilincindeyim. Dilimize sahip çıkalım, ülkemizi yok olmaktan kurtaralım…

Dil Bayramı kutlu olsun…

SEVGİ VE AKIL

Vicdanı delinmiş bir dünyada yaşıyoruz. Kendi çelişkilerinin zebunu olmuş, insanlığın kaderini ilgilendiren büyük çelişkilere teğet geçen milyonlarca insanın ağırlığı altında, hangi tarafa döneceğini şaşırmış bir dünyada yaşıyoruz. Her şey yolunda mı yoksa benim mi kafam karışık?
Şu garip insanların ülkesinde bir çocuk yüreğiyle dünyaya bakarken, birilerinin sürekli aydınlığa perde çekmeye çalışması nedendir? 
İnsan sormadan edemiyor: Yaşamı daha yaşanılır kılmaya çalışan sevgi ve güzellik işçileri boşuna mı çekiyorlar bunca acıyı bu değerler uğruna? İnsanlığın yüzü hep karanlığa dönük mü olacak? Boşuna mı bunca umut, özlem?..
Nedir sorumlusu tüm bunların? Sevginin, güzelliğin önüne karanlığı, çirkinliği koyan nedir? Duygularımız mı, aklımız mı?
Diyorlar ki artık akıl ön plandaymış. Akla danışılarak yapılıyormuş her iş. Öyleyse akıl bana izah edebilir mi dilenen çocukların halini? Savaşları, yoksulluğu, canına kıyılan milyonlarca masum insanı, gözyaşını, çıkar kavgalarını ve bu uğurda yok edilmeye çalışılan ülkelerin acılarını anlatabilir mi akıl bana? Yüzyıllardır aklın egemenliği değil midir tarihin kanla yazılmasını sağlayan?
Akıl, sevgiyi yüceltirken neden bağrında bu duyguyu taşıyanları yalnızlığa mahkûm eder? Aklın hüküm sürdüğü bu yeryüzünde, sevginin barınmasına olanak bırakmadığından değil midir,  bu duygunun yalnız yüreklere sığınması?
Bunca kötülük aslında aklın kötüye kullanılmasından mı kaynaklanıyor diyorsunuz? Yani diyorsunuz ki, aklın kötü bir yanı var ve iyi yanı, bu kötü yanının egemenliğini kıramadı.
Oysa sevginin iyisi-kötüsü yoktur. Sevgi salt sevgidir. Değilse adı sevgi değildir zaten. Sevgi ve akıl, insanoğlunun kullanmayı bilmediği iki kavramdır. Bu iki duygunun şeytanı, akıl değil midir? Âdem’e elmayı yediren şeytan gibi. Bir filozof diyor ki;’Kahrolası akıl, yükselişimiz senin sayende oluyor, ama yıkılışımızda senin sayende olacak.’ 
İki yol var: Ya bugüne kadar süregeldiği gibi aklın egemenliğine boyun eğip ‘İnsan insanın kurdudur.’ önermesini aklın yasası kabul etmeye devam edeceğiz ya da bir defa olsun sevgi, yalnız yüreklerdeki barınağından, salınacak yeryüzü arenasına.. Belki o zaman biraz olsun azalır kavgalar, acılar…
Bugün yapılması gereken, hedefi, zemini ve süresi belli olmayan savaşlar değil, dünya nüfusunun önemli bir bölümünü yoksulluğa, yoksunluğa mahkûm eden eşitsizlikleri giderecek programların hayata geçirilmesidir. Akıl bu yönde çalıştırılmalıdır. Refahın, adaletin, özgürlüklerin ve demokrasinin tüm dünyada ve özellikle ülkemizde egemen olabilmesinin olanaklarını yaratmak için mücadele verilmelidir.
Aslında aklımızı doğru kullanarak ve içine sevgiyi de koyarak, yeni bir Türkiye, yeni bir dünya yaratmak mümkündür.
Eşitlikçi, adil, demokratik ve özgür bir ülke için, tüm halkımız bir araya gelmelidir. Gerici her türlü faaliyete dur denilmelidir. Kendi çıkarları ve hedefleri doğrultusunda hiçbir kural ve hukuk dinlemeyen ABD ve diğer devletlere boyun eğilmemelidir. Küreselleşmeye ve yarattığı yoksulluğa, eşitsizliğe dur denilmelidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi; ’’Zafer, ‘zafer benimdir’ diyebilenin, muvaffakiyet, ‘muvaffak olacağım’ diye başlayanın ve ‘muvaffak oldum’ diyebilenlerindir.’’ 
Vatan sevgisi yüreklere hapsedilmediği zaman ve onun için mücadele edildiği takdirde ulaşılacaktır aydınlık günlere. Aydınlığımıza perde çekmeye çalışanlar kendi karanlıklarında boğulacaklardır bir gün.