Arzu KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arzu KÖK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2015 Çarşamba

BU “CADDELER” BU “SOKAKLAR” BİZİM Mİ?..

BU “CADDELER” BU “SOKAKLAR” BİZİM Mİ?..


 “…Caddelerde gezerken, başınızı yukarı kaldırıp tabelalara baktığınızda görürsünüz ki, isimlerin yüzde 70’i yabancı sözcüklerden seçilmiş. Açıyı iyi ayarlayıp bunlardan birinin önünde bir fotoğraf çektirseniz, çevrenizdekilere de ‘Bakın bu falanca ülke ziyaretim sırasında çekilmiş bir resmimdir’ deseniz, emin olun ki inanırlar.  İnsan bazen hangi ülkede yaşadığını anlayamıyor.” 
(Arzu Kök-Kültür Çağlayanı Dergisi; S. 29, s. 35)
        
Saygıdeğer Okuyucularımız!..
“Hayrettin İvgin” hocamızın “Sahibi” bulunduğu, “Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Erhan İvgin”in olduğu “Kültür Çağlayanı Dergisi”nin 2014 yılına ait son sayısında, yukarıya “serlevha” olarak aldığımız sözleri ile Sn. “Arzu Kök”, son yıllarda ülkemizin âdeta dört bir yanını kangren gibi sarmış bulunan bir illete (yabancı dil ile işyeri tabelâsı ve ürün tanıtma/yazma hastalığına) dikkat çekmiştir…   

Kök, “Etkili ve yetkililer”in yılda bir kere, o da “Dil Bayramı” denilen bir zaman diliminde, topu topu bir haftalık bir süre içerisinde ele aldıkları, geri kalan 51 haftalık zaman diliminde ise bir daha da kolaylıkla hâtırlamadıkları bir konuda oldukça çarpıcı bir ifâdede bulunmuştur: Yabancı dille yazılmış böyle bir tabelânın önünde resim çektirilmesi meselesi…    Bu tespit bizi, aşağıdaki mısralarda okuyacağınız düşüncelere sevk etti, diyor ve Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı bu şiirimizle başbaşa bırakıyoruz…
Kalbî sevgi ve saygılarımızla… 
        
    = = =  * = = = 

Bu “caddeler”, bu “sokaklar” bizim mi?
Kâhı “Londra”, kâhı “Paris”, “Washington”;
Bu “hastalık”, yoksa başka bir “…izm” mi?..
“Dil”im bitmiş, “Türkçe” gitmiş “Thend-Son”;
“AB” ile bu da başka “çözüm” mü?..

Bu “caddeler”, bu “sokaklar” yabancı; 
“Tabelâ”yı, okuması bir sancı; 
“Yazdıran”ın, tek “para”ya inancı…
“Dil”im bitmiş, “Türkçe” gitmiş “Thend-Son”;
“Bağla” desem, “Neyi?” sorar her hancı…

Bu “caddeler”, bu “sokaklar” el bize; 
“Dil” giderse, “ülke” gelir hep dize; 
“İmdat!..” desen, kimse bakmaz hiç size…
“Dil”im bitmiş, “Türkçe” gitmiş “Thend-Son”;
Bilmem nasıl, bakarız biz yüz-yüze…

Bu “caddeler”, bu “sokaklar” bi soğuk; 
“Yıl boyunca” fırtınalı her ufuk; 
“Rasatçı”dan, bulamadım tevâfuk…
“Dil”im bitmiş, “Türkçe” gitmiş “Thend-Son”;
“Horoz” kesmiş, “bizim kümeste” tavuk…

Bu “caddeler”, bu “sokaklar” işgâlde; 
“Nine”m şaşkın, bakma bana be vâlde; 
“AVM’ler”, daha berbat bir hâlde…
“Dil”im bitmiş, “Türkçe” gitmiş “Thend-Son”;

Ali Kayıkçı

Kültür Çağlayanı

Kültür Çağlayanı 

“Sanatçı toplumda uzun çabalardan sonra alnında ışığı hisseden ilk kişidir.” 
Yüce Atatürk’ün bu sözünü Kültür Çağlayanı Dergisi’nin Mayıs Haziran 2015 sayısının kapağından aktardım.

Kültür Çağlayanı dergisi altı yıldan beri ikişer aylık periyotlarla yayın hayatını sürdürüyor. Her sayısının kapağında güzel bir tablo ve Atatürk’ün bir vecizesi yer alıyor. Örneğin Mart Nisan 2015 aylarına ilişkin 31. Sayıda Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın,” sözü yer almıştı. Ocak – Şubat aylarına ilişkin 30. Sayı yer alan söz şöyleydi:   “Biz daima hakikat arayan, onu bulunca ve bulduğuna kani olunca açıkça söylemekten kaçınmayan insanlar olmalıyız.”

Kültür Çağlayanı; eğitim, kültür, sanat, edebiyat ve halkbilimi dergisi. Ülkemizde benzeri çok az bulunan yayın organlarından biri. Kelaynak kuşları gibi korumak kollamak gerek.

Kültür Çağlayanı’nı kültürümüzün anıt insanlarından Hayrettin İvgin çıkarıyor. Erhan İvgin de yönetiyor.

Kültür Çağlayanı’nın 32. Sayısında, Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Nuray Bilgili'nin "Tamgalar" adlı eserini irdelemiş. Prof. Dr. Taciser Onuk 19 Mayıs’ın günümüz açısından önemine değinmiş.  Hayrattin İvgin’in dışında bir başka Türk Kültürümüzün  anıt insanı Nail Tan; ÇEKÜL Vakfınca yayımlanan Tosya Evleri adlı kitabı tanıtmış. Dr. Yaşar Kalafat, yazısında Diyanet İşleri Bakanlığı'nın arşiv kayıtlarına göre, Trakya’daki Türk-İslâm ulularını tanıtmakta. Hayrettin İvgin’in yazısı Âşık Veysel'in Hakk'a yürüyüşünün 42. yılı ile ilgili: “Aşık Veysel Sesleniyor: İkilikten Gelir Belâ” Eğitimci yazar Ömer Ünal önemli bir çalışmaya imza atmış: “Anadolu ve Anadolu’nun Erken Türkçe  Adı Urum-Rum Sözleri Üzerine Bir araştırma.”

Mehmet Nuri Parmaksız'ın yazısının başlığı “Yâr düşünde kaybolmak.” İbrahim Gösterir "sözlük destan" diye tanımlanan şiirlerden söz ediyor. Osman Baş, Bakü'de yaşayan Prof. Dr. Elçin İsgenderzade'yi anlatırken esasında har-ı bülbül çiçeğini tanıtmış.
“Üsteğmenin Avradı” bu anlamlı hikâyenin yazarı emekli paşalarımızdan Fazıl Bayraktar. Kültür Çağlayanı içeriğinin ikinci hikâyesi Aysel Çoban’a ait. Onur Sancak program sunucusu Yunus Gülce ile söyleşi yapmış. Nail Tan'ın "Oz-Köz-Söz" kitabına ilişkin yazıma da yer vermişler.  Emine Pişiren asalak kişiliklere değinmiş.

Ali Kayıkçı'nın yazısı cadde ve sokaklarla ilgili. Kaybettiğimiz değerlere ilişkin düşüncelerini Arzu Kök yazıya dökmüş. Muhsin Durucan "önyargı" konusuna değiniyor.  Vefa insanı Abdülkadir Güler ise, İsa Kayacan'ı hatırlatıyor. Erhan İvgin'in deneme yazısının başlığı ise “Eylem”…
Kültür Çağlayanının bu sayısında da bir birinden güzel şiirler var. İmzalarını gördüğümüz şairler şunlar:

Bu sayımızda hangi şairlerin şiirleri yer alıyor? Şunlar: Âşık Dudahî (Murat Güvendik), Ali Naili Erdem, Nevin Kılıç, Ayhan Nasuhbeyoğlu, Şakir Susuz, Orhan Vergili, Durak Turan Düz, Emrah Çap, Filiz Şahin, Rüstem Badılı, Muhammed Türker, Mehmet Nacar, Bayram Yelen, Doğan Yalçın, Cemal Karsavran, İbrahim Yaman, Necdet Taşkın, Vedat Fidansoy, Âşık Ayten Gülçınar, Burak Keskin, Nursen Özdoğan Kurban.

Ahmet Özdemir

8 Kasım 2014 Cumartesi

'Ölmez ağacı'nı öldürdüler, Arzu KÖK (CUMHURİYET, 07 Kasım 2014)

'Ölmez ağacı'nı öldürdüler

Cumhuriyet, Arzu KÖK

"Manisa'nın Soma İlçesi Yırca Mahallesi'nde, yapılacak olan termik santralin kurulacağı alandaki zeytin ağaçları, bu sabaha karşı dozerlerle söküldü. Engel olmaya çalışanlar ise tartaklandı"
Arzu Kök yazdı...
Yayınlanma tarihi: 07 Kasım 2014 Cuma
Termik santral için yüzyıllık zeytin ağaçları sökülüyor, insanlar dövülüyor. Doğaya ve insanlığa ihanet değil de nedir bu?

Zeytin ağacı = Ölmez Ağacı = Sonsuzluğun Simgesi olarak adlandırılır bu ağaç. 3 büyük dinde geçen Zeytin Ağacı için söylenen ilk Latince cümle:  “olea prima arborum umnium est” yani “Zeytin bütün ağaçların ilkidir” Ve o,  yeryüzündeki ağaçların en uzun yaşayanıdır. İnsanlığın yaralarını iyi edecek merhemdir o. Lezzetli, bol enerjili besin maddesidir. Ve Karanlıkları aydınlatacak bir alevdir.

Herkül’ün silahı “Zeytin Dalı”ndan yapılmıştı. Zeytin Ağacını kesmek günahların en büyük olanıydı. Mısırlıların zeytin ağacının yapraklarını ezerek elde ettikleri, krallarını mumyalamakta kullandıkları kıymetli yağ... Sezar’ın Tacı da Zeytin dalındandı. Yapılan müsabakalarda kazanan sporculara Zeus’un kutsal korusundan alınan Zeytin Dallarından yapılan taç takılırdı. Ayrıca Kazanan Atletlere 140 Amfora Zeytinyağı verilirdi. Zeytinyağı, maddi zenginlik ve sağlık kaynağıydı.

Yaşamın sürekliliğini gösteren ağaç... Barış, sevgi, dostluk, sağlık, zafer, ölümsüzlük, bilgelik, akıl, başarı ve adalet simgesi... İşte bu yüce ağaç, gövdesi kurusa bile köklerinden yeniden filizlenir. Ve yaz - kış daima yeşildir zeytin ağacı...

Hâkimler Kitabı'nda geçen bir öykü, ağaçların kendilerine kral seçmek için ilk olarak zeytin ağacına başvurduklarından bahseder: "Vaktiyle ağaçlar, kendilerine kral meshetmek için gittiler ve zeytin ağacına dediler: Bize kral ol. Ve zeytin ağacı onlara dedi: Allah'ın ve insanın bende sena ettikleri (övdükleri) yağımı bırakayım ve ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?"Zeytin ağacından "hayır" yanıtını alırlar. Çünkü o insanlığa hizmeti görev kabul etmiştir. Başka şeyde gözü yoktur. Şimdi ise bu kutsal ağacı kesmek için, üstelik doğaya aşırı derecede zarar verecek, doğanın ve o bölgedeki belki de insanların yok olmasına neden olacak bir Termik Santral için kıyılıyor bu ağaçlara. Değer mi?

Tapusu köylülerin elinde olmasına rağmen zeytin ağaçlarının olduğu araziler köylü geçişine engellenmiş. Zeytin ağaçlarına ve arazisine sahip çıkmak isteyen köylü ise darp edilmektedir. Üstelik devlet buna seyirci kalmaktadır. Arazisine sahip çıkmak isteyen köylü darp ediliyor bir de kelepçeleniyor, hukuk ayaklar altında çiğneniyor ve devlet sessiz. Şirket nasıl ve hangi gücü arkasına almış ki böyle pervasızca hareket edebiliyor? Ahmet Arif’in şiirinde dediği gibi Yırca’da taşları bağlamışlar, köpekler başıboş geziyor.

Soma’da tam bir hukuksuzluk hali, yargısal körlük yaşanıyor. Acele kamulaştırma, bütün her şeyin mutlak kararı gibi gösteriliyor. İlçe Tarım Müdürlüğü, kendilerinin zeytin kesme izni vermediğini söylüyor. Soma ve Manisa belediyeleri, bölgenin planlarında tarım alanı olarak geçtiğini belirtiyor. Yani orada ancak zeytincilik yapabilir deniyor. Ancak vali, kaymakam, savcının tutumu nedeniyle jandarmanın da elini kolunu bağlayan bir idari zafiyet var. Devlet köylüye sahip çıkmıyor. Oysa Atatürk “Köylü milletin efendisidir” demişti. Ve bugün gelirken “Milletin hizmetkarı olacağız”sloganı gelenler milletin efendisi köylüye her türlü eziyeti reva görüyor.

O bölge 1. sınıf tarım arazisi olarak geçiyor. Soma’nın oksijen kaynağı aynı zamanda o zeytin ağaçları. Şimdi onları keserek o bölgeyi nefessiz bırakmak, hatta daha da beteri yok etmek istiyorlar.  Bu şirket ve diğerleri yaşamı tehdit ediyorlar ve devlet bunlara kol kanat geriyor. Bu güzelim ülkenin doğası ve insanları yok olsa kimsenin umurunda olmayacak gibi.  Umarım ki bu gidişe bir son verilir. Termik santralı yerine neden rüzgar santraları yapılmıyor? Neden doğaya, insanlara zarar vermeyecek yöntemler devreye sokulmuyor? Bu güzelim ülkeden ve insanlarından bu kadar mı nefret ediliyor?

İlerleme zannediliyor bu yapılanlar. Oysa asıl ilerleme doğaya tek bir zarar vermemektir. Evet elektrik üretilmelidir ama tek bir ağaç kesilmeden, tek bir nehir yok edilmeden. Ki doğa bize bunu yapmamız için türlü imkanlar vermiş. Rüzgar enerjisinden faydalanabiliriz. Güneş enerjisinden faydalanabiliriz. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili, dalgalardan faydalanabiliriz. Ama ne yapılıyor ülkemizde ha bre termik santral açılıyor, yapılıyor. Üstelik termik santrallerin doğaya, bulunduğu bölgedeki insanlığa zararları bilinmesine rağmen.

Unutulmasın ki kesilenler zeytin ağacıdır ve mitoloji zeytin ağacına zarar verenlerin kaderini çok iyi anlatmıştır. Rant uğruna insanlığa ve doğaya zarar verenler kendilerine ve çocuklarına da büyük zararlar verdiklerinin farkındalar mı acaba? Zeytin ağaçlarını kesmeyin efendiler. Doğaya kıymayın. Köylülere kıymayın efendiler…
Arzu Kök

2 Ocak 2014 Perşembe

DİLİMİZ VE DİL BAYRAMI

“Bir ülkeyi ele geçirmek isteyenler, önce dilini ele geçirirler” diyor Konfüçyüs. Sonrasında da ekliyor; ” Bir ulusun önce dilini geliştiririm. Dil düzgün olmayınca; söylenen, söylenmek istenen değildir. Söylenen; söylenmek istenen olmayınca, yapılması istenen yapılmadan kalır, yapılması gereken yapılmadan kalınca, töreler ve sanat geriler. Töreler ve sanat gerileyince, adalet yoldan çıkar.
Adalet yoldan çıkınca, halk çaresizlik içinde kalır. İşte bundan dolayı, söz başıboş bırakılmaz.”
Yani her şey,  dilimize gerekli değeri vermemizle başlar. Türkçe’yi sevmek, onu doğru kullanmak ve geliştirmek Türk insanının, özellikle aydınının en öncelikli görevidir. Zira milletlerin gelişmişlik seviyeleri dil ile ölçülür. Yani medeni olmanın ön koşulu dildir.
Türkçe, 1928 Harf Devrimi’nin gerekçelerinde belirtildiği gibi, Latin Temelinden Alınan Modern Türk Alfabesi’ni kullanır. Ulu Önder Atatürk Harf Devrimi ardından ‘Güneş Dil Teorisi’ni ortaya atarak, Türkçe’nin gelişmesine büyük katkılar sağlamıştır. Birçok kavramın da Türkçe karşılıklarını kendisi bularak dilimize kazandırmıştır.   Unutmayalım,
Türkçe gelişmiş bir dildir: çünkü Türkçe’nin söz varlığı bugün 75.000 civarındadır. Türk Dil Kurumu’nun 1945′te çıkardığı birinci baskı Türkçe Sözlük 20.000 civarında kelime varken, 1998′de çıkardığı Türkçe Sözlükte 75.000 kelime vardır. Yeryüzünün en eski ve yeni coğrafya parçasında en çok konuşulan gelişmiş, zengin bir dildir. 1980′lerin ortalarında UNESCO hazırladığı raporda, Türkçe’nin konuşulan sayısı bakımından dünyanın beşinci büyük dili olduğunu açıklamıştır.
Böylesine zengin ve güzel bir dilimiz varken onu bozmaya yok etmeye çalışıyorlar. Onu daha da zenginleştirip doğru kullanımını sağlamak dururken. Neden ? Çünkü dış mihraklar dilimizi yok etmek istiyorlar.
Türkçemiz bir dünya dili olmaya aday iken, nereden geldiği belli olmayan bir hain rüzgârın etkisiyle bir bozma akıldışlığına uğruyor.
Türkçe’nin bin yıllık geçmişine, deneyimine hücum edildi. Türkçemiz en yetkin çağındayken canına kastedildi. Ölmedi! Ölmedi, ancak sakattır şimdi.
Caddelerde gezerken başınızı yukarı kaldırıp tabelalara baktığınızda görürsünüz ki isimlerin %70′i yabancı sözcüklerden seçilmiş. Açıyı iyi ayarlayıp bunlardan birinin önünde bir fotoğraf çektirseniz, çevrenizdekilere de ‘Bakın bu falanca ülke ziyaretim sırasında çekilmiş bir resmimdir’ deseniz emin olun ki inanırlar. İnsan bazen hangi ülkede yaşadığını anlayamıyor. Burası Türkiye, beyler, bayanlar.
Dilimize sahip çıkalım. Dilimizi yok etmek isteyen dış mihraklara ve onlara çanak tutanlara izin vermeyelim. Dilimizi doğru kullanalım, kullandıralım.
Bir de dilimizin bu halde oluşu hep gençliğin suçu gibi gösterilip duruluyor. Peki bir genç, kendisini ve çevresini anlamaya başladığı andan itibaren, en utanç verici işler için, “Bunu yapsa yapsa bir Türk yapar” dendiğini duymuşsa, “Burası Türkiye” lafının “Burada her halt edilir!” anlamına geldiğini öğrenmişse, göğüs kabartacak yerli üretimin bile yabancı markaymış gibi sunulduğuna tanık olmuşsa, o gencin kendisiyle ve ülkesiyle övünmesi mi beklenir; yabancı olması koşuluyla her kültüre hayran olması mı? Türkçe’yi düzgün konuşması mı, yabancı dillerde konuşması mı? Durum böyleyken hala gençleri mi suçlayacaksınız, merak ediyorum doğrusu. Atalarımız “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” derler. Ama nedense hiç o iğne bize batmaz.
Suçlu hep dışarılardadır. Kendisini aydın olarak tanımlayanlar, yazarlar, çizerler bile Türkçe’nin düzgün kullanımını geri plana ittikten sonra diğer insanlarımızdan ne beklenebilir ki?
Umutsuz değilim yine de. İnanıyorum ki dilimizin önemi er ya da geç anlaşılacak ve ulaşacaktır hak ettiği yere. Dilimiz yatağından çıkmış bir su örneği, Türk Milleti tarihi yatağına girecek ve elbette engin denizlere erecektir. Bu uğurda bize ve tüm aydınlara büyük bir görev düştüğünün de bilincindeyim. Dilimize sahip çıkalım, ülkemizi yok olmaktan kurtaralım…

Dil Bayramı kutlu olsun…

SEVGİ VE AKIL

Vicdanı delinmiş bir dünyada yaşıyoruz. Kendi çelişkilerinin zebunu olmuş, insanlığın kaderini ilgilendiren büyük çelişkilere teğet geçen milyonlarca insanın ağırlığı altında, hangi tarafa döneceğini şaşırmış bir dünyada yaşıyoruz. Her şey yolunda mı yoksa benim mi kafam karışık?
Şu garip insanların ülkesinde bir çocuk yüreğiyle dünyaya bakarken, birilerinin sürekli aydınlığa perde çekmeye çalışması nedendir? 
İnsan sormadan edemiyor: Yaşamı daha yaşanılır kılmaya çalışan sevgi ve güzellik işçileri boşuna mı çekiyorlar bunca acıyı bu değerler uğruna? İnsanlığın yüzü hep karanlığa dönük mü olacak? Boşuna mı bunca umut, özlem?..
Nedir sorumlusu tüm bunların? Sevginin, güzelliğin önüne karanlığı, çirkinliği koyan nedir? Duygularımız mı, aklımız mı?
Diyorlar ki artık akıl ön plandaymış. Akla danışılarak yapılıyormuş her iş. Öyleyse akıl bana izah edebilir mi dilenen çocukların halini? Savaşları, yoksulluğu, canına kıyılan milyonlarca masum insanı, gözyaşını, çıkar kavgalarını ve bu uğurda yok edilmeye çalışılan ülkelerin acılarını anlatabilir mi akıl bana? Yüzyıllardır aklın egemenliği değil midir tarihin kanla yazılmasını sağlayan?
Akıl, sevgiyi yüceltirken neden bağrında bu duyguyu taşıyanları yalnızlığa mahkûm eder? Aklın hüküm sürdüğü bu yeryüzünde, sevginin barınmasına olanak bırakmadığından değil midir,  bu duygunun yalnız yüreklere sığınması?
Bunca kötülük aslında aklın kötüye kullanılmasından mı kaynaklanıyor diyorsunuz? Yani diyorsunuz ki, aklın kötü bir yanı var ve iyi yanı, bu kötü yanının egemenliğini kıramadı.
Oysa sevginin iyisi-kötüsü yoktur. Sevgi salt sevgidir. Değilse adı sevgi değildir zaten. Sevgi ve akıl, insanoğlunun kullanmayı bilmediği iki kavramdır. Bu iki duygunun şeytanı, akıl değil midir? Âdem’e elmayı yediren şeytan gibi. Bir filozof diyor ki;’Kahrolası akıl, yükselişimiz senin sayende oluyor, ama yıkılışımızda senin sayende olacak.’ 
İki yol var: Ya bugüne kadar süregeldiği gibi aklın egemenliğine boyun eğip ‘İnsan insanın kurdudur.’ önermesini aklın yasası kabul etmeye devam edeceğiz ya da bir defa olsun sevgi, yalnız yüreklerdeki barınağından, salınacak yeryüzü arenasına.. Belki o zaman biraz olsun azalır kavgalar, acılar…
Bugün yapılması gereken, hedefi, zemini ve süresi belli olmayan savaşlar değil, dünya nüfusunun önemli bir bölümünü yoksulluğa, yoksunluğa mahkûm eden eşitsizlikleri giderecek programların hayata geçirilmesidir. Akıl bu yönde çalıştırılmalıdır. Refahın, adaletin, özgürlüklerin ve demokrasinin tüm dünyada ve özellikle ülkemizde egemen olabilmesinin olanaklarını yaratmak için mücadele verilmelidir.
Aslında aklımızı doğru kullanarak ve içine sevgiyi de koyarak, yeni bir Türkiye, yeni bir dünya yaratmak mümkündür.
Eşitlikçi, adil, demokratik ve özgür bir ülke için, tüm halkımız bir araya gelmelidir. Gerici her türlü faaliyete dur denilmelidir. Kendi çıkarları ve hedefleri doğrultusunda hiçbir kural ve hukuk dinlemeyen ABD ve diğer devletlere boyun eğilmemelidir. Küreselleşmeye ve yarattığı yoksulluğa, eşitsizliğe dur denilmelidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi; ’’Zafer, ‘zafer benimdir’ diyebilenin, muvaffakiyet, ‘muvaffak olacağım’ diye başlayanın ve ‘muvaffak oldum’ diyebilenlerindir.’’ 
Vatan sevgisi yüreklere hapsedilmediği zaman ve onun için mücadele edildiği takdirde ulaşılacaktır aydınlık günlere. Aydınlığımıza perde çekmeye çalışanlar kendi karanlıklarında boğulacaklardır bir gün.